12 Nisan 2015 Pazar

34. İstanbul Film Festivali

Eveet, geldik bir film festivaline daha. Bu sene 34. sü düzenlenen İstanbul Film Festivali her zaman olduğu gibi gene çok kalabalık bir film listesine sahip. Geçen iki senede (32. ve 33.) ordan burdan bulduğum biletlerle bir iki filme gitmiş olsam da, en son gerçekten filmleri seçerek ve normal insanlara bilet satışının ilk gününün erken saatlerinde uyanarak bu festivale katılışım üç yıl önce yani 31. İstanbul Film Festivali'ndeydi. Bu sene de aslında film seçimine fazla zamanım olmadı, daha çok hazır seçilmiş listelere ve arkadaşlarımın önerilerine bakarak kısa zamanda seçtim filmleri. Şimdilik dört tanesini izledim, bu hafta içinde beş tane daha izleyeceğim. Şimdilik firesiz gidiyorum ama ilerleyen günlerde ne olacağı bilinmez. Festival şu anda devam ediyor olduğundan bilet bulma şansınız ne kadardır bilmiyorum ama en azından daha sonra izlemeniz için fikir verebilirim diye paylaşmak istedim listemi. İyi seyirler.

28 Aralık 2014 Pazar

Stalker (1979)


Sanki zor bi işe kalkışıyorum bu filmi bloğuma yazmaya karar vermekle. Evet bu film hakkında yazı yazmak biraz boyumu aşıyor sanki. Ama bu bloğun zaten filmler hakkında çok derin incelemeler yapmak değil, izlediğim filmleri biraz insanlara anlatmak amacıyla başladığını düşününce yazmaya karar verdim. Çok fazla film izleyen bi insan olduğum için, "güzel film tavsiye etsene" diyenler oldu hep bana, bu blog da aslında bu soruyu cevaplamak içindi.


Gelelim filme... Aslında yönetmenin Tarkovsky olduğunu söylemek biraz fikir verecektir film hakkında. Ben de daha önce Rus yönetmenin sadece Solyaris (1982) ve Ivanovo detstvo (1962) filmlerini izledim, ki Ivanovo detstvo'nun da yönetmenin diğer filmlerinden daha farklı olduğunu okudum her yerde. Gene de Tarkovsky'nin herhangi bir filmini izleyince, daha önce izlediğiniz filmlerden farklı olduğu hissine kapılıveriyorsunuz hemen sanki. Bu filmse renksiz başlayıp renkli görüntülere geçtiği o harika sahnesiyle, adeta filmi dondurup söylenmeye başlanan etkileyici replikleriyle, bilim kurgunun bile Tarkovsky sinemasında insan doğasına ve insanın ruhunun en derinlerine bakmayı amaçlamasıyla başka filmlerden çok ayrı bir yerde duruyor bana göre. Bütün bu sanatsal ve felsefi konuların içinde filmin kendini büyük bir merakla izlettirmesi ve izlerken adeta gerçek dünyadan soyutlanmamız ise apayrı bir konu.

Filmin konusuna gelince, üç adam (yazar, bilim adamı ve iz sürücü) bir meteor düşmesi sonucu oluşan ve girilmesi yasak olan Zone isimli bölgeye girmeye karar verirler. Zone'a girmek yasaktır, çünkü içinde ulaşılabildiği takdirde bütün dileklerin gerçek olduğu bir oda olduğuna inanılmaktadır. Tabi bu odaya ulaşmak hiç kolay değildir ve Zone'un kurallarına dikkat edilmezse çok tehlikelidir. Nitekim daha önce deneyen bir çok kişi geri dönememiştir. İşte Stalker yani iz sürücümüz de bu aşamada devreye girer, aslında mesleği dileklerini gerçekleştirmek isteyen insanları Zone'a götürmek ve onları yönlendirmektir. Filmde de iz sürücü, yazar ve bilim adamıyla onları bu odaya götürmek için anlaşmıştır. Zone'a ulaştıktan sonra, odaya gitmek için izlenmesi gereken yolu anlatır Stalker, ona göre odaya giden yol en kısa ve doğrudan olan yol değildir, daha çetrefilli ve dolambaçlı yollardan gidilmelidir. Çünkü Stalker'a göre odada dileklerin gerçek olup olmayacağına da "Zone" karar verir ve dileği gerçek olanlar aslında iyi ya da kötüler değil, sadece umutsuzlardır. Bu yolda bilim adamı, Stalker'ı dinleme eğilimindedir ama yazar daha şüphecidir ve biraz da kendi istediklerini yapma eğilimindedir. Odaya ulaştıklarında ne düşünecekleri ve aralarında geçen konuşmalar ise filmin kilit noktasıdır bana göre.


Aslında bu filmin Tarkovsky'nin daha önceki bilim kurgu filmi Solyaris'in büyük başarı kazanmasıyla, Rusların da Amerikalılar gibi büyük bütçeli bilim kurgu filmleri çekebileceklerini göstermek amacıyla çekilmesi bekleniyormuş. Fakat neyse ki Tarkovsky bu hataya düşmemiş ve bütün özel efektleri senaryodan çıkarıp sadece üç karakterin ana hikayesine odaklanmış. Bu arada film iki kere çekilmek zorunda kalmış, çünkü ilk kopyası gizemli bir şekilde yok olmuş. Filmdeki bütün o zorlu sahneleri tekrar çekmek zorunda kalmak oyuncuların yüzlerine ve filmin genel havasına yansımış sanki, bir şekilde belki daha da başarılı yapmış filmi bu yüzden. Film çekildikten 7 yıl sonra gerçekleşen Çernobil kazasından sonra terk edilmiş bölgeye "Zone" denilmesi ve orda kalan insanların da kendilerine "Stalker" demesiyse filmin aslında ne kadar etkileyici olduğunun bir göstergesi sanırım.

Kısaca, ben kendi kıt sinema bilgimle işte bilim kurgu filmi budur diyorum, saçma sapan özel efektler curcunası Hollywood filmleri değil. Keşke örneğin Nolan da bu Hollywood saçmalığına düşüp de konuyu öne çıkardığı filmlerinden vazgeçmeseydi efektler uğruna. Bu blogda hep Hollywood filmlerini kötülüyo gibi oldum, tabi ki ordan da çok güzel filmler çıkıyor ara sıra, ama genel olarak sadece sinema konusunda değil, bütün alanlarda her şeyin seri üretim, para için ve sadece seyirci çekmek için insanları salak yerine koyma eğilimine girmesinden rahatsızım. Bloğun amacından çok uzaklaşmadan, eğer değişik bir film izleme konusunda biraz tanıtıcı veya ikna edici olabildiysem ne mutlu bana. Ayrıca kendime de en kısa zamanda Tarkovsky'nin diğer kült filmleri Offret, Nostalghia ve Zerkalo'yu izleme tavsiyesinde bulunuyorum. Stalker'da geçen, filmdeki bütün hareket durmuş gibi görünürken söylenen ve belki de tekrar tekrar izlenmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken repliklerden biriyle yazımı bitirirken, yeni film yorumlarında görüşmek üzere diyorum.
    “Zayıflık harika bir şeydir, güç hiçbir şey. Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir, öldüğü zaman ise sert, kaskatı ve duygusuzdur. Bir ağaç büyürken zayıf, esnek ve tazedir. Kuru ve sert hâle geldiğinde ölür. Sertlik ve güç ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık ise varoluş tazeliğinin ifadeleridir. “(Lao Tzu…Filmde Stalker’ın ifadeleri)

30 Kasım 2014 Pazar

Norveç Filmleri

Tam iki yıldır yazmamışım bloğuma. Tabi bu durum, film izlemediğim için olmadı. Hayat kavgası, iş güç, uğraşlar falan dicem ama aslında haftada bir, bir iki saat ayrılabilir bu işe, her işe olduğu gibi. İnsanoğlu işte, hep bahaneler bulur. Aslında Film Ekimi'ne gittiğim Ekim ayında dönmeyi planlamıştım bloğa, ama bir şekilde yapamadım onu da. Son zamanlarda çok fazla Norveç filmi izlemem ve oyuncuların, yazarların, yönetmenlerin falan da kesişmesi Norveç filmleri hakkında yazmaya itti beni. Gelelim filmlere...

Blind (2014)

İlk bahsedeceğim film 2014 yapımı Blind (Körlük). İsmiyle uyumlu bir şekilde, filmde başına buz düşmesi sonucu yavaş yavaş kör olan bir kadının günlük yaşantısını izliyoruz. Bu duruma alışmaya çalışıyor gibi görünse de, insanlarla ilişkisini kesmiş ve sadece evde oturan bir kadını izliyoruz bütün film boyunca. Aslında filmde başka karakterler var gibi görünse de, görme yetisini kaybetmiş bir kadının zihninde mi yaşıyoruz bunları yoksa gerçekten gerçekleşiyorlar mı emin olamıyoruz. Bu açıdan bence körlüğün nasıl bir şey olabileceğini, izleyenlere birebir yaşatmış yönetmen Eskil Vogt. Daha önce izlediğim ve bloğumda da yer alan Oslo, 31 August filminin de senaristi olur kendisi. Başroldeki kör kadını da Ellen Dorrit Petersen canlandırıyor, ki kendisi daha sonra evde izlediğim Kongen Av Bastoy filminde de karşıma çıktı. Filmi beğenip beğenmediğime gelince, bence filmlerin başarısı, izleyenleri ne kadar içine aldığıyla ölçülebilir. Yani filmin süresi boyunca, kendi yaşantımdaki bütün düşünmem gereken şeyleri unutup, ben kendim Pelin değilmişim de o filmdeki bi karakter gibi hissedebiliyorsam ya da karakterlerle empati kurabiliyorsam o filmi başarılı bulurum kendimce. Bu film de bu duyguyu verdi bana, bence kesinlikle görülmeli.



Kraftidioten (2014)

Türkçe'ye Buz, Kar ve İntikam olarak çevrilmiş ama gerçek ismiyle ne kadar uyumludur bilemiyorum. Aslında filmin atmosferine uygun olmuş bu çeviri. Çünkü bütün film boyunca karlar altında kalmış yerlerde dolaşıyoruz ve filmin ana konusunu da çocuğunun ölümünden sorumlu adamları bularak intikam almaya çalışan bir baba oluşturuyor. Baba rolünde aslen İsveç'li ve bence kuzey ülkelerinin en karizmatik oyuncusu Stellan Skarsgård var. Oğlu mu babası mı derseniz bile babasını seçerim, o derece. (Oğlu True Blood'da karizmatik vampir rolündeki Alexander Skarsgård). 


İntikam alınan kişiler uyuşturucu mafyası olunca işler karışır tabi, kimse babayı tahmin etmediği için işin içine başka mafya grupları da katılır ve olaylar gelişir. Aslında konu biraz tahmin edilebilir yönde ilerlese de, sıradanlığa kaçmıyor film. Çünkü sadece intikam hikayesi olmakla kalmayıp mizahi yönler de içeriyor film ve oldukça da başarıyor bunu. Komedi filmi olmak için yapılmış komedi filmlerinden bile daha çok güldürüyor hatta, çok güzel diyaloglar ve sahneler var filmde. Daha fazla şey anlatmamak adına burada kesiyorum bu yazıyı ve izlemeye karar verenlere iyi seyirler diliyorum.

Kongen av Bastøy (2010)

Bu yazımda bahsedeceğim son film 2010 yapımı Kongen Av Bastoy. Film, gerçek bir hikayeden uyarlanmış ve Norveç'teki Bastoy Adası'nda yer alan Bastoy Islahhane'sinde geçiyor. Islahhane 1953 yılında kapatılmış, bu filmdeki olaylar ise 1915 yılında gerçekleşmiş. Aslında hapishane de diyebiliriz ama küçük yaştaki suçluları barındırdığı için ıslahhane demeyi tercih ettim. Filmde adaya yeni gelen isyankar bir gencin kaçma isteği ve etkisiyle, diğer çocukların da kötü koşullara karşı çıkmasını ve en sonunda da bu durumun ancak ordunun adaya gelmesiyle bastırılabilen bir isyana dönüşmesini izliyoruz. Hapishane müdürü rolünde gene Stellan Skarsgård var. Filmde çok fazla rolü olmasa da karısı rolünde kim mi var dersiniz? Blind'da oynayan ablamız Ellen Dorrit Petersen. Bunlar hoş tesadüfler tabi. Filmin konusu gene sıradan gibi görünse de, Norveç'in karlar altındaki bir adasında geçmesiyle bütün o depresifliği, çocukların gözlerindeki çaresizlikle beraber sonuna kadar hissediyorsunuz. Gerçek olaylardan uyarlanması da insanın içinde ayrı bir burukluk bırakıyor tabi. Bu arada 1982 yılında adada tekrar bir hapishane kurulmuş ama bu hapishane 2014 yılında insani değerlere önem vermesi vs. ile ödül almış. Mahkumlar kulübelerde yaşayıp, özel aşçıların yaptığı yemekleri yiyorlarmış. Saunaları, tenis kortları, at binme olanakları falan varmış. Adamlar önceki hatalarından ders alıyor en azından heralde. İlginç tabi.



Bu arada ilgilenenler için bu bahsettiğim filmleri ve daha başka bir kaç Norveç filmini 4-7 Aralık'ta Norveç Film Günleri etkinliğinde İstanbul Modern'de bulabilirsiniz. Bir de daha önce izlediğim Norveç filmlerini Oslo, 31 August ve Hodejegerne linklerinden okuyabilirsiniz. Düşününce Norveç sineması baya bi yükselişte sanki, Kraftidioten'de söyledikleri gibi sıcak hava, meyve sebze falan olmayınca yaşam kalitesi ve sanat alanlarında çoşuyor adamlar. İyi filmler.




7 Kasım 2012 Çarşamba

No (2012)


Film ekiminde kaçırmayıp izleyebildiğim kadarıyla (büyük çoğunluğun beğendiği Jagten'i kaçırdım maalesef), en beğendiğim film 2012 yapımı "No". Filmin ismi anladığımız gibi hayır demek ama bu İngilizce'deki değil İspanyolca'daki No, çünkü film Şili'de geçiyor.


Film 1973 yılında Salvador Allende hükümetini devirerek iktidara geçen Pinochet'in, uluslararası baskılara dayanamayarak iktidarına devam edebilmek için halk oylamasına gitmek zorunda kalmasının ardından gelişen olayları anlatıyor. Bu oylama için "Evet"çiler ve "Hayır"cılar her gün resmi televizyonda yayınlanmak üzere 15er dakikalık tanıtım filmleri çekeceklerdir. Bu sırada başarılı bir reklamcı olan René'ye (magnifico Gael Garcia Barnel), "Hayır" kampanyasına katılması için teklif gelir. Patronu "Evet" görüşünü savunduğu ve bu kampanyaya katılmasını istemediği için tereddütte kalan René, biraz da ailesinin ve sorunlu evliliğinin etkisiyle teklifi kabul etmeye karar verir.
Bundan sonra kampanyaların aşama aşama nasıl geliştiğini, iki kampanyanın birbirinden nasıl etkilenip nasıl birbirlerine laf attıklarını, geçmişten gerçek görüntüler eşliğinde izliyoruz. Sanırım filmin en keyifli yeri de bu kısımları.Gerçek bir hikayeden uyarlandığı için filmin mutlu sonla bittiğini yani Pinochet'in referandumu kaybettiğini söylersem kimse kızmaz umarım. Şili'li diktatörün yaptıklarına öfkelenerek, azmedip darbeci rejimi devirebilen Şili'lilerle övünerek, biraz da bizde olsa kesin "Evet" çıkardı diye hayıflanarak terkederiz salonu. Son olarak filmde kullanılan bir şarkıdan alıntıyla "No me gusta no, no le quire no!"...

24 Eylül 2012 Pazartesi

Film Ekimi 2012 Programım

En son İstanbul Film Festivali'nde izlediğim filmleri yazıyormuşum, mecburi yoğunluklar sebebiyle (master bitişi, iş arayışı, taşınma vs.) gene bir film festivali programıyla dönüyorum bloga. Umarım bundan sonraki ara bu kadar uzun olmaz. Merak edenler için Film Ekimi 2012'de benim seçtiğim filmler aşağıdaki gibidir sevgili film severler.

29 Eylül Cumartesi
11.00 Hayalimdeki Aşk (Atlas)
16.00 Marley (Beyoğlu)
21.30 Aşk (Atlas)

30 Eylül Pazar
11.00 Savaşın Gölgesinde (Beyoğlu)
19.00 Onur Savaşı (City's)

2 Ekim Salı
19.00 Meleklerin Payı (City's)
21.30 Düşler Diyarı (City's)

3 Ekim Çarşamba
21.30 No (Beyoğlu)

4 Ekim Perşembe
19.00 Tetikçiler (City's)

5 Ekim Cuma
21.30 Kara Oyun (City's)

7 Ekim Pazar
16.00 Katil Joe (Beyoğlu)
19.00 Acı (Beyoğlu)

22 Mayıs 2012 Salı

Oslo, 31 August (2011)

Festivalde izlediğim bir diğer Norveç filmi Oslo, 31 Ağustos. Hodejegerne'den sonra bu filmi de izleyince, Norveçlilerin iyi film yaptıkları konusundaki görüşüm pekişmiş oldu.


Filmin konusuna gelecek olursak, rehabilitasyondan bir iş görüşmesi için bir günlüğüne ayrılan Anders, bu günü uzun süredir görmediği arkadaşlarıyla, kız kardeşiyle görüşmek ve eski yaşamına bir günlüğüne de olsa geri dönmek için kullanır aynı zamanda. On aydır temiz olmasına rağmen iş görüşmesi rehabilitasyon sürecinin meydana çıkmasıyla Anders için umutsuz bir hal alır, en iyi eski arkadaşlarından biri artık evli ve çocuklu bir adamdır, eski hareketli ve popüler olduğu gece yaşantısını denediğinde ise eskisi gibi tat alamadığını ve ne kadar kalabalık ortamlarda olsa da kendi içinde yalnız olduğunu hisseder. Anders'ı oynayan Anders Danielsen Lie'nin başarılı oyunculuğu sayesinde biz de hissederiz aslında.


Konusundan da bekleneceği gibi biraz durağan geçen film, gene de sakin Oslo manzaraları ve güzel bir görsellik sunuyor bizlere. Hikayesi biraz karanlık ve depresif olsa da, aslında gelişmiş bir ülke olan ve herkesin mutlu mesut yaşadığını sandığımız bir yerde bile mutsuz, bağlanacak bir şeyler arayan insanların öyküsünü oldukça gerçekçi bir şekilde sunmayı başarıyor. Filmin gala gününe yönetmeni ve başrol oyuncusu gelememişti, fakat oyunculardan bir tanesi olan Ingrid Olava'yla tanıştık. Filmdeki gibi sıcak ve samimi birine benziyordu, film İstanbul Film Festivali'nde altın laleye de aday gösterildi fakat sanırım sadece jüri özel ödülü gibi bir ödül aldı. Meraklısına önerilir...

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Hodejegerne (2011)


Roger Brown (Aksel Hennie) , bir şirkette insan kaynakları uzmanı olarak çalışan 1.68 boyunda bir adamdır. Kendince boy dezavantajını (ki filmin Norveç'te geçtiğini düşünecek olursak, oldukça büyük bir dezavantaj) avantaja çevirmek için zengin olmayı kafasına koymuş ve bunun için de bir güvenlik şirketinde çalışıp ona yardım eden arkadaşı sayesinde pahalı sanat eserlerini evlerden çalarak, kara borsada satmaktadır. Karısı Diana'ya pahalı hediyeler alarak, güzel bir evde yaşatarak mutluluklarını korumaya çalışmaktadır.

Her şey yolunda gidiyorken Diana'nın sergi açılışına gelen Clas Greve'le (Game of Thrones'da Jamie Lannister'ı oynayan Nikolaj Coster-Waldau canlandırıyor) tanışmasını, sanat eseri hırsızlığı için çok büyük bir fırsat olarak gören Roger, işin içine girdikçe aslında işlerin düşündüğünden çok daha farklı olduğunu anlar ve kendini büyük bir karmaşanın içinde bulur. Tabi biz seyirciler de aynı karmaşadan nasibimizi alırız.




Filmin merak uyandıran açılış sahnesinden sanat eseri hırsızlığıyla ilgili bir film izleyeceğimi sanan ben, filmi yüz dakikalık süresi boyunca soluksuz izledim ve film değişik yönlere doğru gittikçe, şimdi ne olacak acaba sorusunu kendime sormadan edemedim. Filmin senaryosu bana göre o kadar ustalıkla yazılmış ki, sona gelinceye kadar hangi karakterin doğru, hangisinin yalan söylediğini; ya da hangi karakterin konuda ne gibi bir işlevi olduğunu tam anlamıyla çözemiyorsunuz. Bu bakımdan da önceden her şeyini tahmin ettiğimiz filmlerin bir adım önüne geçiyor bu film.

İstanbul Film Festivali'nde izleyebildiğim 2011 yapımı bu filmin festivalden sonra gecikmeli de olsa normal sinemalarda da gösterime gireceğini düşünmüştüm ama girmeyecek sanırım. Halbuki klişe Hollywood macera filmlerinden sıkılanlara ilaç gibi gelebilirdi, o yüzden özellikle hep aynı tür macera filmleri izlemekten sıkılmış ama bir yandan da türden vazgeçemeyenlere öneririm. Yalnız "izlerken yanınıza bir adet oksijen tüpü alın, zira soluksuz kalacaksınız!"(alıntı).